Dec 31, 2009 Bir gökhan toka gıcıklığı

pardon incek misiniz diyenler! size iki çift lafım var!!

otobüste, metroda insanın arkasında dinelip sinirli edalarla bu soruyu soran insanlara gıcık oluyorum! sanane kardeşim benim ne yapacağımdan, sen kendi isteğine kendi arzuna kendi yapacaklarına konsantre olsana! başkalarının inip inmemesi senin ne derdine! sanki onun durakta inemeyecek oluşunun sorumlusu benmişim gibi suçlayan tavırlar! herkes kendi isteğini dile getirse, herkes kendisini gerçekleştirmeye çalışsa, herkes kapısının önünü süpürse bu dünya cennet olur arkadaş. bu suçlamayı marifet sanan insanlardan, hep başkalarında kusur arayanlardan GINA GELDİ GINA!!!

geçebilir miyim de, izin verir misiniz de! benim arkamda gözüm yok ya, senin ineceğini nerden bileyim! sanki hayatta başka gayem kalmadı tek amacım seni engellemek, seni indirmemek. ama incek misiniz nedir yahu. hem de sanki otobüs müdürüymüş gibi böyle küçümseyen agresif tavırlar. nedir arkadaşım senin amacın!!

bigün dönücem şu setteki laflardan birini patlatıcam kendimi tutamayıp :

a. inmicem indirmicem

b.  sanane

c. niye sordun anket mi yapıyosun?

Jul 20, 2009 Bir gökhan toka gıcıklığı

bilim adamı ve maymun dostluğu

Geçen hafta gazetede bir haber: “Bilimadamları 20 yıllık deneylerin ardından çok yemenin yaşlandırdığını buldu”.

Çok güzel. Şimdi çalışmanın detaylarına bakalım. Deney için gerekli malzemeler:

a. 2 adet maymun

b. yiyeçek

c. 20 yıl

Tarifi: 2 maymunu ayrı ayrı odalara koyuyosun. Birine az, ötekine çok yemek veriyosun. 20 yıl boyunca bunu yapıyosun. Sonra gidip hangisi daha çok yaşlandı diye bakıyosun.

Sonuç: Sırasıyla, çok yiyen ve konya etli ekmeklerini löp löp götüren maymun konyayı, hani ya? ekmeğini götüren maymun ise hanyayı anlamaktadır. Maymun profilleri incelendiğinde deneye özdeş yaş ve dinamik ile başlayan maymunlardan az yiyen maymunun 20 yıl sonrasında sensei fiziğinde dinamik ve selvi boylu, diğerinin ise toprağa bakar eğrilikte al yazmalı olduğu göze çarpmaktadır.

Yorum: 20 yıllık deneyin sonucunu açıklayan bilimadamları “çok yemenin yaşlanmakla alakası olduğunu kanıtlama noktasında henüz erken olduğunu, ancak iyi yolda olduklarını” söylemişlerdir.

Evet… Henüz erken olduğunu söylediklerine göre aklıma şu tür çıkarımlar geliyor:

a. Arka odalarda zincirli vaziyette tuttukları bazı talihsiz insanlar da aynı deneye maruz kalıyor. 50 sene de onlar üzerinde deneyi sürdürüp çok yemenin insanları yaşlandırıp yaşlandırmadığı noktasındaki kesin sonucu açıklayacaklar.

b. Az yiyen maymun bir anda çökebilir, çok yiyen kambur farkıyla galip gelebilir. Maymunlar geberene kadar devam edecekler.

c. Buradan hareketle, AIDS ilaçlarının AIDS’i tedavi ettiğini kanıtlayabilmek için örneğin, o kişinin AIDS’den ölmediğini gözlemlemek gerekmektedir. Bu kişi diğer olası hastalıklardan ne kadar çabuk ölürse, AIDS ilacını bekleyen insanlar o kadar çabuk tedavi olabilir.

20 senedir bu adamlara bu muazzam bilimsel deneyi yapmaları için para ve maymun gıdası desteği veren kuruluşlara sormak isterim. Bu nasıl deney arkadaş yahu? Bilim temel felsefi araçlardan biri olan tümevarımı ret mi etmektedir? Bundan yıllaaaar önce aşırı gıda tüketmenin yaşlanmaya sebep olduğu hücre seviyesinde yapılan deneylerle gözlemlenmemiş miydi zaten? Fazla enerjiyi yakamayan hücre atık olarak bunu salıyor, bu da organizmaya zarar veriyor, sonunda da erken yaşlanma ortaya çıkıyordu. Hayır, hali hazırda bu olayı hücre seviyesinde gözlemleyebilirken maymunları 20 yıl boyunca yedirip içirmenin manası nedir? Kimin akrabası memleketlisi bu maymunlar? yoksa bu tür deneyler bilimadamlarının sigorta primleri ödensin, kazasız belasız emekli olunsun diye mi icat edilmiştir? Ayrıca yukarıdaki malzemelerle bu deneyi ben de yaparım; her gün hayvanat bahçesine gider, gıcık olduğum bir maymunun kafasına 20 yıl boyunca fındığı fıstığı atar, sempatik bulduklarıma avucumu yalatırım. bilim adamlarının bu deneydeki fonksiyonu nedir? gerçekler açıklansın, bilim adamları ve maymunlar arasındaki gizli çıkar ilişkileri ortaya çıksın, halkın doğruları bilmeye ihtiyacı var, yeter artık yeter!

Mar 12, 2009 Bir gökhan toka gıcıklığı

oynuyor lafı

bu laf da türkçe meali ailemizin en yeni üyelerinden bir tanesi. son dönemde ekranlarda dönen yarışma programlarının en has lafı işte bu. kısaca anlatmak gerekirse bir örneğe başvurmakta fayda var:

yemekteyiz programından bir sahne. yarışma arkadaşının (rakibinin) sofrasında, rakibi tarafından hazırlanmış yemeği onun servisiyle yiyen yarışmacı, hemen akabinde kamera karşısında tek başına yemeği değerlendiriyor:

şuursuz eleman: “yemek çok güzeldi. tatlı nefisti. sofrayı da çok güzel donatmıştı. çiçekler, tabaklar çok güzeldi. çok da temizdi. servis de çok iyiydi. ne istediysek hemen getirdi. ev sahibi olarak bizimle çok iyi ilgilendi. .. yani oynuyor ..”

şuursuz elemanımızın dediklerine bakarsak, rakibi dört dörtlük bir sofra hazırlamış ve herşeyi mükemmelen yapmış. Eee tamam, sorun ne o zaman? Bu “OYNUYOR” lafı da ne manaya geliyor? ;)

yani Türkçemizde artık bir işi layığıyla, en iyi biçimde yapmaya kısaca “oynuyor” diyoruz. yapmayınca sıfırı çekiyosun. yapınca da “oynuyor” oluyorsun. bu durumda eğer sıfır çekmek ve/veya hakkınızda “oynuyor” denmesini istemiyosanız size tavsiyem kendinizi yere atıp sara nöbeti geçiriyormuş numarası yapmanız. :) ))

Jan 20, 2009 Bir gökhan toka gıcıklığı

elektrik alamıyorum

eskiden çiftleşmek isteyen kadın ve erkeklerin kamera önünde tutsak edildiği programlar (gelin kaynana misali big brother türevi) revaçtayken bu laf daha yoğun kullanılırdı. şimdi daha mobil biçimde, programa gel – paravanı kaldır – elemanı gör – elektriği aldın mı – aldım / almadım şeklinde çoktan seçmeli biçimde kullanılıyor olsa da halen tedavülde olan bi lafımızdır. güzel türkçemizin ince tellerinden biridir.

peki ama “elektriği alamıyorum” demek ne demektir. bu lafı diyen aslında ne demek istemektedir. elektrik alamıyor oluşun türkçe meali nedir?

bu aslında iyi bi laftır. türk insanı kimsenin suratına kolay kolay direkt “senden hoşlanmadım”, “tipim değilsin”, “kelsin”, “çirkinsin”, “şişmansın”, “zayıfsın” vs vs diyemez. etkin bir eylem olan “beğenmemek” eylemi bu laf sayesinde edilgen bi hale getirilir. anlık, şartlara bağlıymış izlenimi verilir (sanki farklı şartlarda o elektriğin alınabilme imkanı varmış izlenimi yaratılır) kişi beğenmeyişinden kendini ve karşı tarafı soyutlamanın yollarında ilerlemeye koyulur. içinde “elektrik” yabancı kelimesini bulunduruşu ve soyut bi manası oluşu nedeniyle de, lafa konu kişilerin (beğenilen ve beğenilmeyen) üzerlerine minimum derecede alınacakları bir yabancılık atmosferi sağlanmış olur.

karşı tarafla fazla muhatap olmadan, atışıp kapışmadan “hoşlanmama” eylemini kısa bir frekansta kazasız belasız sonlandırmamızı sağlamaya yönelik kalıp, sakız gibi bi lafımızdır. bir nesil “elektrik alamadan” büyümektedir.

Nov 16, 2008 Bir gökhan toka gıcıklığı

sırtüstü, yüzükoyun karmaşası

yıllarca tir tir titredim; birisi gelecek de şu soruyu soracak diye: “sen geceleri yüzükoyun mu yatıyorsun yoksa sırt üstü mü?”

geceleri uykum kaçardı. sık sık bunu düşünürdüm. “lan ben yatıyorum ama nasıl yatıyorum” diye düşünür düşünür, bir türlü bir sonuca varamazdım karanlık gecelerde.

“yüzükoyun” kelimesi benim için hiçbirşey ifade etmezdi. içinde bir “yüz” kelimesini seçebiliyordum hafiften tanıdık gelen, ama peşi sıra gelen “koyun” nedeniyle onu nereye koyabileceğimi bilemiyordum. “yüzüm” ön yüzüm, ön cephem, ön yüzeyim demek olmalıydı, bundan çok emindim. ama “koyun” olunca ne menem birşey oluyordu, işte onu kestiremiyordum. “yüzükoyun” ile ilgili yapabileceğim tek yorum, bu durumda, sorunun soruluş tarzı nedeniyle, bu yatış tarzının sırtüstünün zıttı olması biçimindeki haklı öngörümdü. zaten “sırtüstü”, özünde “sırt” ve “üstü” kelimelerinin tanıdık sıcaklığını içinde barındıran, “koyun” gibi yatma konusuyla alakasız bi kelime içermediği için elde kalan güvenilebilir tek kaynaktı… bu nedenle yatarken hep “sırtüstünün” anlamını çözmeye çalışırdım, yüzükoyundan ziyade…

ama onu da çözemezdim… nalet olsun! “sırt üstü” “sırtımın üstüne yatıyorum” mu demekti yoksa “sırtım üste gelecek şekilde yatıyorum” mu??? yıllar yılı çözemedim, utancımdan soramadım. “nasıl yatıyorsun” diye soranlara kah “yüzükoyun” kah “sırtüstü” dedim. “bi öyle bi böyle diyosun” diyenlerin yanından da usulca uzaklaştım.. hep böyle geçti işte seneler. kötü hayat…

Oct 27, 2008 Bir gökhan toka gıcıklığı

çocuğunun yediği şeyin ambalajını korkunç bir bela zanneden kadın

toplu taşıma aracı. otobüs, vapur, tren… çocuk bilinçsizce abur cubur yemekte. birazdan başına gelecek felaketin farkında değil. neyse ki yanında annesi var. o bilinç abidesi, o muhteşem anne. çocuk şuursuzca elindekini yemeye devam ediyor. ta ki…..

ta ki.. elindeki zımbırtının yemece faslı bitip tükenip de o görünmez sinsi tehlike ambalajla yüzyüze kalıncaya kadar. çocuk korku içinde ağlaşmaya başlamıştır. elinde yensen yenilmez, içsen içilmez birşey var. ne yapacak onu çocuk, çocuk onu ne yapacak??? ya çocuk ambalajı yiyecek, ya da ambalaj çocuğu!

ama ahhh.. o muhteşem anne, o mükemmel ve mağrur insan. çocuğun yanındaki kadının eli uzanır. bir şahin gibi kavrar çocuğun elindeki sinsi, başbelası ambalajı. bir şahin gibi atılan bu el, kötücül objeyi bir kartalın avucundaki yılan gibi toplu taşıma aracının camından yola, denize, sokağa, toprağa, şehre, kente atar.

tehlike geçmiş, başbeleası ambalaj anında defedilmiş, çocuk çevre bilinciyle aşı manyağına çevrilmiştir. tebrik ediyoruz bu mükemmel hareketi.

Mar 21, 2008 Bir gökhan toka gıcıklığı

milka arge departmanı

gerçi milka kunduzu mudur, köstebeği midir nedir, o dolduruyor ayıyı ama yine de hoşlanmıyorum ayıdan da. kabahat kunduzda ama, ayıya nicelik içeren soru sorulur mu: “nasıl koyalım fındıkları abi?” Ayı da tabiatıyla “BÜTÜN BÜTÜN KOYALIM HÖÖÖYT!!!” diyor tabi, ne de olsa ayı. Yazık valla, koskoca milka müessesesini batıracak hayvanlar. milka arge departmanını emanet ettikleri adamlara bak: ayı ve kunduz. CEO su mor inek olan şirketten daha iyisini beklemek de şapşallık olur zaten…

Mar 14, 2008 Bir gökhan toka gıcıklığı

çaydanlık

evimde çaydanlık barındırmam. bu durum, çay yapmak istediğimde çeşitli zorluklarla karşılaşmama neden olsa da, kendime aslında çay yapmak istemediğimi telkin ederek bu zorlukların üstesinden gelmeye gayret ederim.

çaydanlıklardan tırsmaya ne zaman başladım? açıkçası bilmiyorum.. çocukluğumda başımdan geçmiş travmatik bir haşlanma mevzusu mu derseniz, size alakası yok demekle yetineceğim. bu çekincemin temelinde, bünyemdeki estetik kaygılarıma yönelik, çaydanlık nesnesinden algıladığım bazı negatif enerji dalgaları yatmaktadır.


açıkçası daha önce denedim; kısmen, bir tane oldukları zaman bu korkumla başedebiliyorum. Ama iki tane olduklarında, hele bir de üst üste durduklarında kilitlenip kalıyorum. Gözüm üst üste duran o iki adet çaydanlık ağzına takılıp kalıyor. Alttaki üsttekinden hafifçe daha büyük, aynı yöne doğru uzanan uğursuz kıvrımlara sahip uzantılar.

Bu iki uğursuz kıvrım kendi aralarında süperötesi kötücül bir uyum içerisindeyken, çevrelerindeki herşey ile de zıttırlar. Mutfakta bulunan diğer cihazlar: tencereler, kavanozlar, buzdolabı, bulaşık makinası, bıçak, çatal, kesme tahtası: hepsi de yeterli derecede köşeli varlıklar. Bu uğursuz ikili, mütemadiyen köşeli bu evrende öyle çok sırıtırlar gözüme ki, gözlerimi üst üste duran bu iki nalet kuğu boynundan alamam. Nedir bunların olayı? neden üst üste takılmaktadırlar? bu bir çiftleşme seremonisi midir? (ki böyle bir duruma mutfağımda izin veremem: biz burda yemek yiyoruz) bu bir deve güreşi midir? bu uğursuz bir dine ait bir totem midir? bu çapraşık ve üyeleri arasında homo ilişki olan iki kişilik bir müzik grubu mudur? (homo bremen mızıkacıları)

bütün bu seçenekler birer birer aklımdan geçip giderken, gözler sağ yandaki, bir o kadar uğursuz negatif kıvrımlara kayar. Aşağı yönde ilerleyen, yukarı yöne uzanan ağızlarla ters bir simetrideki tutmaçlar. Bu hafif kaykılmış, gerçek kimliğini gizlemeye çalışan, aramıza sızmış bir gamalı haç mıdır, nazi mirası mıdır? yukarı doğru uzanan kolların aralarındaki o gıcık ve antisosyal uyum bile kendi başına kolay kolay yenilip yutulamaz iken, bir de aşağı doğru uzanan bir benzer gıcıklık daha söz konusudur. Zeminden tavana kadar uzanan, göz algısını domine eden ve alıkoyan, tabandan tavana akan bakışıma deli dumrul muammelesi yapan ücretli ve eğrelti bir oto yol mudur bu üst üste duran çaydanlıklar?

üst üste duran çaydanlıkları görünce kilitlenir kalırım, hayati fonksiyonlarım durma noktasına gelir, vücut direncim düşer; enseye vur lokmayı al moduna geçerim.

Mar 6, 2008 Bir gökhan toka gıcıklığı

kırmızı urbalılar

Urba nedir? Kimdir urba? Cümle içinde kullanalım: “Babamın urbası var.” “Bugun çok şahane bi urba giydim kız Cemile”. “Almış yine kısa urbaları”

Oldu mu? olmadı…

Madem olmuyor da, kırmızı urbalılara neden kırmızı urbalılar diyoruz. Neden kırmızı üniformalılar, kırmızı elbiseliler, kalleş ingiliz askerleri değil de böyle yapışkan çınılı bir meşin yuvarlak tiplemesine çakılı kalmış bir kırmızı urba lafıdır almış gidiyor. Ben belki, ABD bağımsızlık savaşı sırasında zavallı amerikalı yurtsever kahramanlara türlü kalleşlikler ile bir takım sıkıntılar yaşatmış dönemin ingiliz askerlerine “dönemin ingiliz askerleri” demek istiyorum. Ama diyemiyorum. “Ne demek istiyorsun, kırmızı urbalılardan mı bahsediyorsun” diye hemen yapışıveriyorlar. “Ha evet kırmızı urbalıları diyorum” lafını telaffuz ediyorum da anca öyle tatsızlık büyümeden engelleniyor, esen soğuk rüzgarlar diniyor. Aşalım artık bazı şeyleri, çıkaralım bu at gözlüklerini, kaptan swing günlerini, nedir bu yahu, urba urba urba…

Feb 26, 2008 Bir gökhan toka gıcıklığı

şam fıstığı

bu bölümde, bildiğimiz fıstık biçimlerini hep birlikte yazalım:

1. antep
2. şam
3. çam
4. yer

“fıstık!” dediğimizde bu dörtlüden hangisi “efenim?” diyor, kuruyemişçi beyefendinin gözler ne yana kayıyor, bir anda nasıl yürek yakar hale geliyor:

yer..

yer fıstığı esasında andırgrand bi karakter (sonuçta yer altında barınmaktadır) olmasına rağmen nasıl böyle meinstrim bi alanı, fıstık alanını, domine edebilmiştir; anlamak hiç güç değil (..hiç güç ve hır gür arasında nasıl bi ilişki var acaba hımm..). o neden, geri kalan fıstık toplumu arasındaki bölünmüşlüktür.

bu anlamda şam fıstığı, fıstık toplumu içerisindeki en hizipçi, en bölücü karakterdir. antep fıstığı dediğimiz türe antep fıstığı diyemememizin gerçek sorumlusu odur. onun yüzündendir ki beynimize fıstık gibi çerez bi konu ile ilgili gereksiz ekstra alan açmamız gerekmektedir. tabi eğer kuruyemişçi karşısında sözlüye kaldırılmış hazırlıksız yeniyetme bocası yaşamak istemiyorsak. yok ben ekstra alan açmak istemiyorum, kuruyemişçiye aslanlar gibi girer, maymunlar gibi de elimle gösterir “aha – aha – aha – aha – bundan – bundan – aha – aha” diye yakari gibi yakarırım diyorsanız o başka. ama “yok, kuruyemişçiye girerken metamorfoz (yürü be tarkan) geçirmek istemiyorum” diyorsanız, o yatırımı yapacak ve iki beyin hücresini daha fıstık sülalesine tahsis edeceksiniz.

ne var ki şam fıstığının yarattığı tek tehdit bu değildir. bu günlere gelmemde büyük payı olan, mükemmel bir yorum sanatçısı olan ortaokul din kültürü ve ahlak bilgisi dersi hocamın işaret ettiği bir diğer tehlike daha vardır: çam ve şam arasındaki isim benzerliği, fıstık soyadı ile de birleştiğinde tehlikeli bir ikiz karıştırması ortaya çıkar. bu fonetik tuzağa düşmek içten bile değildir. nice koç gibi yiğitler, şam fıstığını çam fıstığı, çam fıstığını şam fıstığı sana sana madara olmuşlardır.

not:ortaokul din kültürü ve ahlak bilgisi hocamın bu mevzuya konuk sanatçı olarak dadanması, hiristiyanların neden yılbaşında çam ağacı diktiklerini açıkladığı ve bizi aydınlattığı ders nedeniyledir. (hiristiyanlar kendilerine söyleneni yanlış anlamışlar: isa esasen şam’a gelecekmiş ama işte tüh… sanırım şam’ı çam anlayan o hıristiyan arkadaş da bu fıstık derdinden müzdaripti)